11 Mart 2016 Cuma

İki Uçak

76. dakikada Josue'nun yağmurunda etkisiyle yerde hız kazanan şutu Volkan'ın kollarının arasından ağlara gitti. Bu Volkan'ın maç boyunca belki de yaptığı tek hata oldu...

Fenerbahçe, Avrupa Kupalarında bilhassa sahasında yukarıdaki senaryoya benzer çok maç oynadı. Uzaktan vurulan bir şut ve statta kahredici bir sessizlik. Gole sevinip koşan rakip futbolcuların sevinç çığlığı...
...
...
Stada gelen taraftarlar koridorlardaki ekranlardan Kuban-Fenerbahçe basketbol maçını izleyip sonra tribüne geçtiler. Pereira çıkarılabilecek en iyi kadroyla Sarı Kanaryalar'ı sahaya sürmüştü. Ancak ilk yarı boyunca, Braga yarı alanı sanki 60m2'lik evde 40 kişilik bir nişan varmış gibiydi, adım atacak yer yoktu. Van Persie'nin şutunu saymazsak ilk yarıda pozisyon yoktu. 

Braga maç boyunca süslü tabiriyle "oyunun boşluklarına sığındı" daha rahat anlatımıyla zaman çaldı. O dakikalarda herkes "bu hakem hangi millet ?" diye sordu, cevabı üzerine Platini ve Infantino'ya selamlarını gönderdi... Kuban maçının 55-52 bittiği haberi de önce kuşkuyla karşılandı, "skor çok düşük kesin bitti mi?" diye sorulup sonuç teyit edildi. Edilince "Takıma da Obradovic'e de helal olsun" denildi.

İkinci yarıda Fenerbahçe daha fazla boşluk buldu ama rakip defans göz açtırmadı. Göz açtırmamak başlığından gidersek Kjaer ve bolca laf ettiğimiz Alves de kusursuz bir maç oynadılar.

Birisinin devreye girmesi gerekiyordu önce Pereira girdi. 3 oyuncu değişikliği yaptı dahası golü koklayan (komik ama nefis bir deyimdir) ve rakibin aklını sürekli meşgul eden Van Persie'yi oyunda tuttu. Caner'in ortasında Van Persie o kokladığı golü de attı. Gol ofsayt değildi. Platini ve Infantino için yine bir anma töreni düzenlendi.

Giriş paragrafında yer alan 76.dakikadaki pozisyonda da Volkan Demirel devreye girdi. Uzadı, uzadı, uzadı ve direk dibinden topu çelerek bu maçtaki kadro tercihinin doğru olduğunu teyit etti.

Kadıköy'deki L.Moskova maçında Robin'i takip eden defansın boşluğunu iyi değerlendiren Joseph de Souza olmuştu. Bu defa da Mehmet Topal benzer bir iş yapıp devreye girdi. Önce topu kaptı. Ters koşu yapan Nani ve Fernandao  sayesinde önü Kızıldeniz'in yarılması misali açıldı. Topu sürdü, boşluğu gördü, plaseyi kalecinin uzanamayacağı köşeye attı.

Ne güzel bir görüntü...
Fenerbahçe 73. Avrupa Kupası galibiyetini alırken 1961'den beri en yüksek galibiyet yüzdesi olan 0.3596'ya ulaştı. 

Fenerbahçe için yolun sonu Berlin ve Basel'e gider mi ? Kolay değil...Karşınıza çıkacak rakipler, şans, hakem, Allah korusun sakatlık gibi bir çok faktöre bağlı. Basketbolda 1/8 dün gece cebe kondu, haftaya inşallah futbolda da konsun rakiplere bakalım. Ayaklar kesinlikle yere basmalı ama insan, 1 hafta arayla İstanbul'a inecek iki uçağa yapılacak karşılamayı düşünmeden de edemiyor...

5 Mart 2016 Cumartesi

Murakami Hikayem

Murakami'yi bana tavsiye eden kişi ile tanışmıyoruz. 

'Mutlaka okusun, beğenecek' demiş. Tanımadığım birinin başkalarının anlatımından yola çıkıp bana kitap tavsiye etmesine çok şaşırmıştım. İşin daha da ilginci tanıdıklarına kişisel gelişim kitapları tavsiye ederken bana bir roman tavsiye etmesiydi ! Uzatmayalım, kitap alındı. Bir köşeye koydum. "Teşekkür ettiğimi iletin" dedim ama kitaba dokunmamıştım. 

Bir kaç kez  "okudun mu ?" diye sorulunca ayıp olacak diye düşündüm. Önce internete girip  kitabın yazarının  yaşına baktım 1949 doğumlu yazıyordu. Kendi notlarıma baktım. 2008'de "Sınırın Güneyinde,Güneşin Batısında" kitabını okumuş ve beğenmiştim. Neden diğer kitaplarına ilgi duymadım diye düşündüm ve 2011 yılının Mayıs ayında Zemberekkuşunun Güncesi kitabına başladım. Kitabı büyük bir iştah ve  ilgiyle okudum. Okuyunca, içinde kendi duygu ve davranışlarımın geçtiğini düşündüğüm bir kaç bölüm gördüm ve o hanımın bana bu nedenle kitabı tavsiye etmiş olabileceğini düşündüm. Ama benimle hiç tanışmamış biri nasıl olur da bunları bilebilirdi ? "Ona benimle ilgili ne anlattınız ?" diye aracılara sordum. Sıradan şeylerdi...

O hanıma mail atıp sormak yerine bir gün tanışmaya karar verdim ama araya yaz tatili girdi.


O yaz 3 Temmuz gününden sonra önceliklerim değişti, hayatım yoğunlaştı ve  o hanımla görüşemedim. Aslında bir mail gönderip kendimi tanıtıp sorularımı sormam mümkündü ama hep bir gün tanışırım dedim ve erteledim. 5 yıl sonraya geldiğimde ne tanışabildim ne de o e-maili yolladım...Bu sorunun cevabını galiba bulmayacağım.

Bir yazarın kitaplarını çıktığı sırayla okumayı severim. Ancak Murakami ile sonradan tanışıp aradan bir kitabı okumuştum. Dahası Türkçeye çevrilme sırasıyla kitaplarının yayın tarihleri de farklıydı.

Eylül 2012'de Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında'yı bir kez daha okudum. Bir kez daha beğendim. O sırada 1Q84 çıktı ve o koca kitabı kısa bir sürede ama sindire sindire okudum. 

Murakami kitaplarının bana hissettirdikleri oldukça fazla oluyor ve hazmetmem için iki kitabı arasında genelde en az 4-5 ay ara bırakıyorum.  

Benim Murakami okuma sıralamam ve yılları şu şekilde oldu.

1.Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında -2008
2.Zemberek Kuşunun Güncesi -2011
3.Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında-2012
4.1Q84- 2012
5.Sahilde Kafka- 2012
6.Koşmasaydım Yazamazdım-2014
7.Renksiz Tzkuru Tazakai'nin Hac Yılları-2014
8.İmkansızın Şarkısı- 2015
9.Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu-2015
10.Uyku -2015
11.Kadınsız Erkekler- 2016
..
...
-. The Elephent Vanishes- (e-book olarak hala okuyorum, ne zaman biter bilmem)
-. Yaban Koyunun izinde (başlamadım)
-. The Strange Library (e-book olarak telefonumda duruyor, henüz başlamadım)

Tek başına otururken hissettiğim ve bana özel olduğunu sandığım bazı düşüncüleri Murakami'nin anlamış, şaşılacak detaylarla anlatmış olduğunu hayretle ve hayranlıkla görüyorum. 

Sakinliği ve hapis duygusu içindeki gizli özgürlüğü, bazen orada olduğunuzu kimsenin bilmediği bir evde, bazen boş bir şehirde, bazen bir kuyunun dibinde, bazen ormanın içindeki gizli bir alanda anlatması çok etkileyici. Kıskançlık, aşk, rutin, kendine yetebilme, cevabını bilmediğiniz sıradan bir olaydaki gizem, disiplin, aldatma, kedinin evi terk etmesi, klasik müzik, telefonun uzun uzun çalması vs romanlarında sıkça geçen ve mükemmel anlattıklarından ilk aklıma gelenler. 

Kitaplarında bitmemişlik duygusu var diye çok yazılır. Bu beni hiç rahatsız etmedi hatta hoşuma gidiyor. 

Sıradan olayları (alışveriş yapan bir adam, tek başına evde yenen bir öğle yemeği, şehrin sokaklarında gece bir gezintisi vs)  net ama büyülü bir tarzda anlatabilmesini çok takdir ediyorum. 

İnternette biraz gezinince, kitaplarındaki mekanların hayranlarınca bulunan fotoğrafları, hatta çizimleri, kitapları üzerine yorumları, çoğunluğu caz olan müzikleri (youtube'de Murakami listeleri var), kitaplarındaki karakterler ve olaylar arasındaki benzerlikleri (bunu da ayrı bir yazı konusu yapabilirim..) bulmak mümkün. Yazarın hayatıyla ve hangi karakterler ile benzeştiği ile ilgili de yorumlar var ama pek ilgimi çekmiyor, yaptığı işe odaklanmaya çalışıyorum.
1Q84'de geçen mekanlarla ilgili bir çizim

Kafka on the shore (Sahilde Kafka) ile ilgili bir çizim
Norwegian Wood (İmkansızın Şarkısı) 'dan bir sahne ve bence çok başarılı.
Peki en iyi kitabı hangisi ?

Çok duyduğum bu soruyu "en iyi romanı hangisi?"  olarak revize edersek, Sahilde Kafka-İmkansızın Şarkısı ve 1Q84 arasında kararsız kalırım. Ancak ilk defa okuyacak olanlar için Sahilde KafkaKısa hikayelerle başlayayım diyen olursa son çıkan kitabı Kadınsız Erkekler

Uyku çok kısa ve ticari bir kitap. Zaten yayınlandıktan yıllar sonra bizde çıkması da bu düşüncemi doğruluyor (The Elephant Vanishes içinde bir öykü olduğunu da okuyunca öğrendim). Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu okuduklarımın içinde en zayıf romanı. Zayıf ama şöyle, 10 üzerinden 8 alır. Diğerleri 9-10 aldığı için böyle dedim. Koşmasaydım Yazamazdım farklı bir çalışması, insanda spor yapma isteği doğuruyor ve yeni bir koşu/yürüyüş ayakkabısı aldırıyor ! Bu arada Türkçe yayınlanmamış kısa hikayelerden oluşan kitabı The Elephant Vanishes'deki ilk hikaye "The Wind-up bird and Tuesday's women" 1986'da yazılmış. 10 yıl sonra da Wind-Up Bird Chronicle (Zemberek Kuşunun Güncesi) kitabı bu hikayenin üzerine inşa olmuş.

Her kitaptan herkes farklı bir şey alabilir. Misal Wikipedia'ya girip Murakami ne tür yazıyor deyince karşınıza şunlar çıkıyor:  Fiction, Surrealism, Magical Realism, Science Fiction, Bildungsroman, Picaresgue realism. Sadece bunu okuyup "bu nedir arkadaş ? ben bu adamı okumam" diyebilirdim. Onun için Murakami'nin tarzını seviyorum hangi sınıfa girdiğine bakmıyorum diyeyim.

Hayattaki bir yazarı sevmek, yeni kitabını beklemek hoş bir duygu. Hiç tanımadığım ve beni tanımayan o hanıma minnettarım. 

1 Mart 2016 Salı

Temiz

Bazen çocuklara hediye almadan önce “ne istersin ?” diye sorarsınız. İlk soruda yüzde kocaman bir gülümseme oluşur ve “fark etmez” cevabı gelirse mutlaka ikinci soruya geçmeli “fark etmez olmaz, tam olarak ne istiyorsan söyle” denmelidir. O zaman size çok detaylı bir cevap gelir. “Lego City’nin 60036 diye bir modeli var. Kutup istasyonu. Böyle kar araçları var, bir de binası var. Bir de buzu kırıp balık tutan adamlar. Falancanın doğum gününde pasta yedikten sonra gördüm” Dünkü maç öncesi de Fenerbahçelilere nasıl bir skor istersin diye ısrarla sorsanız “temiz” cevabı gelirdi ve o da 2-0 olurdu…

2003 yılından beri en formda Beşiktaş’ı tesadüf goller ile yenmek çok uzak ihtimaldi, plan yapmak gerekirdi. Fenerbahçe’nin bunu yaptığını gördük. Nani yedekte, Premier League gol kralı sahada, formda Volkan ve Alper kadrodaydı. 

Maçın henüz 3.dakikasındaki faul atışı çalışılmış bir pozisyon muydu bilemiyoruz. Zira Diego da vurmaya yeltendi. Belki o yeltenme de çalışılmıştı. UPS veya DHL’in yerinde olsam Caner Erkin’i bu adrese teslimatından  sonra reklamlarda oynatırım. Şenol Hoca maçtan sonra bu pozisyon için “uzun adamlara tedbir almıştık” dedi. Volkan da kısa boyunun avantajını kullanınca 1-0 oldu ! İlk yarıda ligin belki de en tempolu en baskılı maçını seyrettik. Cüneyt Çakır da seyretmiş olacak ki Beck’in kırmızı kartını göremedi (!) Hatta pozisyonda elitçe davranıp taç verdi. Caner’in bir sarısını da iç ettiğini not edelim. Onun dışında oyuncular iyi niyetli davranıp ona hamle yapma imkanı tanımadılar.

İlk yarıda Fenerbahçe Volkan, Van Persie, Diego, Kjaer   ile farkı artırma şanslarını kullanamazken Beşiktaş da hovardalığa Querasma ile karşılık verdi. Orta alanda iş yapması beklenen Diego,  komşuya güne gittiğinde ev sahibine “dur sana yardım edeyim” deyip, ayağa kalkma hamleleri yapıp bir türlü mutfağa gitmeyen teyze kıvamındaydı.

İkinci yarıda Beşiktaş gol pozisyonları buldu ama Fenerbahçe’de “maçın adamı Volkan olsun” diye sözleşmiş iki futbolcu ve Beşiktaş’ın da şansızlığı vardı.

Pereira’nın 3 değişikliği 2. golden önce sahne aldılar. Hasan Ali topu kaptı, Ozan takip etti ve nefis bir pas attı, Nani plaseyi bıraktı ve ikili averaj el değiştirdi. Son saniyede Gomez vururken oraya ayağını sokup rahat vurmasını engelleyen Hasan Ali’nin bu katkısı da dikkatli gözlerden kaçmadı. Bu arada, oyundan çıkan oyuncuların tepki göstermesi dozunda olduğu sürece çok iyidir. Alper'e kızılmaz...

Maç sonu basın toplantısında Vitor Hoca “Avrupa’da yoluna devam eden kim, Ligde yoluna devam eden kim, Kupada yoluna devam eden kim ?” diye sordu. “Hep aynı soruları soruyorum ama…” deyip sormaya devam etmesini dileriz.

3.1 puan değerinde bir 3 puanı cebine koyan Fenerbahçe için "temiz" bir gece oldu. Çocuklar sabah formalarını giyerek okula, babaları sarı lacivert kravat ve rozetlerini takarak işe gittiler. Anneler sabah onları bir öpücükle yolcu edip gazeteyi okumaya spor sayfasından başladılar… 

Fenerbahçe'de Bahar (Fotoğraf mekanist.net sitesinden)

26 Şubat 2016 Cuma

Memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak ?

3.5 sene önce Moskova

Bir maçın başını kaçırırsanız o maçın keyfinin de kaçacağını düşünenlerden misiniz ? İşte sınav: hafta içi 18.00'de maç ! Bir şekilde yetişildi. "Robin Van Persie ilk 11'de mi?" sorusuna "evet" denildi ve maç başladı. 

Fenerbahçe bu maçta defans yapar diyenler yanıldı, takım kendi oyununu oynamaya başladı. Volkan Şen formaya ısındıkça ısındı, Ozan doğru işlerinin yanına sorumluluk ve cesareti de ekledi. Ancak koca ilk yarı boyunca Robin Van Persie'nin ayağına gelen top sayısı kaleci Fabiano'nun ayağına gelen kadardı. Fabiano'nun ayağına gelen de kalemizde gol oldu !

Gökhan'ın sakatlanması, devre arasını 25 milyona ikircikli, bakiyesine umutlu geçirtti. 

İkinci devrede Rusların oyuna ortak olma ihtimallerinin yükseldiği, Fenerbahçe'de düzensizliğin hakim olduğu dakikalar da oldu. Ancak haklarını yemeyelim bu düzensizlik içinde Fenerbahçe'de telaş olmadı. 

Elemeli maçlarda skor avantajı sendeyse kafanı kullanacaksın. Mehmet Topal da kullandı. O andaki rahatlama ilkbaharda Fenerbahçe burnundaki parka gidip boş bir bank görüp oturmak ile eş değerdeydi. 

Hoca bu sezon 3.defa orta sahada Kadlec'i kullandı. Bu denemeler fiyaskoyla sonuçlanmadı ama keşke daha fazla denemese. Volkan Şen ısrarında ısrar etse. ve Fabiano'da ısrarı bıraksa. Nani top kaybı başlığında Guinness rekorlar kitabına girmek hedefindeyse ya uyararak ya da bazen yanında oturarak bu rekora engel olsa. Buradan yazmak kolay ve hocalık zor iş... "Kötüyü anlatmak kolay, olumluyu anlatmak için bilmek lazım"diyordu Fenerbahçe'ye bu kupada yarı finalini kazandıran hoca.  

Son 5 yılda 3 defa Avrupa kupalarına katılım hakkı gasp edilen Fenerbahçe kalan 2 senede kaderin bir cilvesi olarak ülkemizi tek başına temsil etti. Birinde yolculuk yarı finale kadar gitti, diğerinde yolculuk devam ediyor.

Gençliğimiz ve yıldızlar uzak, memleket Fenerbahçe ile güzel...

17 Şubat 2016 Çarşamba

Buz Adamlar

Tanıdığım en iyi Fenerbahçelilerden biri olan gazeteci Cenk Başlamış'ın bir kaç hafta önce Rusya'nın Sırları(*) diye nefis bir kitabı çıktı. Girişinde Rusya için "bambaşka bir gezegen" diyor ve ülkemiz o bambaşka gezegen Rusya ile bir krizin tam ortasında. Krizin başlangıcında Fenerbahçe'nin sorunlu UEFA karnesiyle L.Moskova ile eşleşmesi endişe yarattı. Ancak Fenerbahçe böyle gergin maçlarda bir Rus kadar "Buz Adam" olup işini yapıyor.

L.Moskova uzun süren sömestr tatilinde ve hazır olması zor diye düşünüyorduk. Onları mı hazır değildi dün gece Fenerbahçe mi çok iyiydi diye sorusuna ikisi de demek en doğrusu olur. 

Aydın Boysan'ın "İstanbul'un büyülü mekanlarının keyfi tenhayken çıkıyor" sözünün tek istisnası olan Şükrü Saracoğlu dün gece iş çıkışı metrobüs kalabalıklığında ve bir Mayıs akşam şampiyonluk maçı canlılığındaydı. Hava sıcaklığı da Mayıs değerlerine yakın olunca Rusların işi iyice zorlaştı.

Maçı 5 dakikalık bölümlere ayırsak uzatmalar da dahil 19 bölüm çıkar. Fenerbahçe 19 bölümde de rakibine üstünlük kurdu diyebiliriz. 

Dün gece çok iyi bir takım izledik
Maç öncesi analizlerde "kanatlarda üstün" denen Moskova'yı, Fenerbahçe  daha üstün kanatlar ile boğdu. Caner ve Gökhan'ın önlerinde biraz onların dilinden anlayan oyuncu olunca etkinlikleri daha da artıyor. Performansı geçen yılın uzağında olan Caner çok iyi, Gökhan mükemmel oynadı. Keşke o 3.golü atsa ve bu maçta o golüyle de hatırlansaydı...

Fenerbahçe'nin yatırım oyuncusu Ozan Tufan da son iki maçtır çok iyi performans gösteriyor.  Pereira'nın "henüz 21 yaşında olduğunu unutmayın" mesajını camianın aklından çıkarmaması gerek. 

Josef soyadına uygun bir maç çıkarırken aslında Robin van Persie'nin ne kadar etkili olduğunu da gösteriyordu. Zira takımda Robin olunca rakip defansın ilgisi onun üzerinde oluyor ve arkasında boş bir adam kalabiliyor. Josef'in gollerini sırdan göstermek için değil, doğru yerde bulunup doğru iş yaptığını anlatmak için bu satırlar yazıldı. "Danışman" gibi takılıyor diye defalarca yazarken  de kalitesizliğine değil sorumluluk almamasına takılıyorduk. Şimdiyse "maşallah" en uygun kelime.

Volkan Şen ve Nani için yapmadıklarını yazmak da mümkün gelin onu geçelim sahada kaldıkları her dakikada sorumluluk ve hırsla oynadıklarını yazalım. Maç biterken Nani depar atıp top istiyordu... Top istemek deyince 1982 yılından beri Şükrü Saracoğlu'nda maç izleyen biri olarak, bu statta Robin Van Persie kadar iştahla top isteyen az oyuncu gördüm. TV başında ne kadar gözüküyor bilemiyorum ama Robin sürekli bir koşu ve elleri yere paralel ayaklarını göstererek top isteme peşinde. Atılamayan toplarda havaya boş bir şut, atılmayan toplarda atmayan oyuncuya delici bir bakış atıyor. Yıldız oyuncu olmak, yıldız oyuncu ile oynamak, yıldız oyuncuyu oynatmak hepsi zor. Hele bahsettiğimiz 21 yaşında Arsenal'e gittiğinde Bergkamp, Henry, Reyes, Pires gibi oyuncular varken "daha fazla oynamak istiyorum" diyen birisiyse.

Şu anda Antalyasporu maçı bir son değil yol kazası olarak görülüyor. Takım da, hoca da, yönetim de, taraftar da görevini yapıyor. 

Cenk Başlamış kitabında Ruslar için çabuk sinirlenen insanlar tanımını yapmış. Ancak Rus sporcular yıllardır daha farklı görünürler ve onlar işlerini yapan Buz Adamlardır. Fenerbahçe futbol takımı da Buz Adamlar misali sahaya odaklanıp işini yaparak doğrusunu yapıyor.

(*) Rusya'nın Sırları : http://www.idefix.com/kitap/gorbacovdan-putine-rusyanin-sirlari-cenk-baslamis/tanim.asp?sid=QD71MIP7A5T1EPARRY33

6 Şubat 2016 Cumartesi

Rastlantı olur mu ?

Aghahowa  Kadıköy'de gollerden sonra takla attığından beri Fenerbahçe ligde 4 gol görmüş müydü ? 

Oyunu çevirmek için isyan etmeyen futbolcu grubu, gecenin puan kadar önemli bir kaybıdır. 

Ligin bitimine 14 hafta kala bir maçta yıkılmak ani bir tepki olur. Futbolcuların formsuzluğundan ( belki Caner için formsuzluktan da bahsediliriz) ziyade ciddiyetsizliği Fenerbahçe'nin beklenmeyen puan kaybının nedenidir. 

Alves'in kademe eksikliği, Markoviç'in hızının yanına ekleyemedikleri, Ozan'ın kendine güven ve Nani'nin ise aşırı güven sorunları, Şener'in defansif eksiklikleri, Volkan'ın kalede devleşmek ve sezonun en kötü golünü yemek arasındaki git gelleri yeni veya dün geceye özel değil. 

Pas isabetindeki aşırı düşüklük, defansta adam paylaşamama ve maç boyu hatalı kadro tercihi ise dün gecenin özeli.

Periera'nın bitki çayından sert bir kahveye geçiş yapıp yapmayacağını ( kafein zihni açar )  önümüzdeki hafta göreceğiz ve ona göre bu mağlubiyetin,sonun başlangıcı mı yoksa yol kazası mı olduğunu anlayacağız. 

Antalyaspor'un galibiyetinin Jose Morais'e şifa ve moral getirmesini ümit edelim...

Fenerbahçe'nin Final4 ile lig finalinin aynı haftasonuna rastlayacağı yolundaki fikrimi revize etmedim. Güzel bir rastlantı ve zor bir seçim olacaktır...

24 Ocak 2016 Pazar

Sinmeyenler

Taraf(tar) olmak ile objektif olmak arasında fark var. İkisi birden olunabilir mi ? Elbette olunur. Tabii kalbin sesi göz yanılgılarına neden olabilir. Hatta "ne kadar objektif olunabilirse o kadarım" diyenlere de rastlanır. Doğru bir sözdür.

Bir de objektifmiş gibi gözüküp, harbi adam rolünü oynayanlar olur. Misal bir pozisyon için size "bence kırmızı kart" derler ama yazdıkları köşeye, yorum yaptıkları medyaya "kırmızı kart kararı çok ağır oldu, içime sinmedi" derler. Tekrar açıklamakta yarar var, gerçekten içine sinmeyene asla laf edilemez, hatta saygı duyulur, duyulmalıdır. Sıkıntı yaratan sinmemiş gibi yapanlardır. Bu objektiflik fetişisti arkadaşların çoğunluğu, hatta ezici çoğunluğu maalesef Fenerbahçelidir !

İlla medyada görev yapmaları da gerekmez. Harbi adam rolüyle, iş yerinde patrondan, okulda hocadan, mahallede ağır abiden "vay be helal, demek senin gibi Fenerbahçeli de oluyor" lafını duymak isterler. Medyadaysa "Sarı-Lacivert gözlükle bakmayan iyi bir spor seversin" övgüsünü bol bol alırlar. 

Fenerbahçe'nin kırk yılda bir kazandığı penaltılar için ilk olarak bu abiler/ablalar "çok ağır karar" derler.  Hele "yendik ama böyle yenmek içime sinmedi" dediler mi akan suları durduracaklarını düşünürler. Sular akar...

Fenerbahçe taraftarı zaten zor beğenir. Şampiyon olduğunda stadyumdan çıkıp mutluluk ile Bağdat Caddesi kutlamalarına giderken Kızıltoprak ışıkları civarına geldiğinde "Tamam şampiyon olduk ama bu takım Avrupa için yetersiz, seneye en az 5 transfer gerekir", Göztepe ışıklarında da "bu hoca yerine disiplinli bir hoca ile anlaşamazsak ilk turda eleniriz" deme kötümserliğini çoğu hayat görüşü edinmiştir. İşte bu karamsar Fenerbahçeliler için bu "sinmeyenler" öncü olurlar. 

Fenerbahçe tarihinde ilk defa Avrupa Liginde yarı final oynadığında "oynanan futboldan mutlu değilim" diyen "sinmeyenlere" göre, başarıların çoğu tesadüf veya rakiplerin hatası ile, başarısızlıklar da kendilerine kulak verilmemesi ile açıklanabilir. 

"Ne zaman arkamıza yaslanıp rahat bir maç izleyeceğiz ?" sorusunun telif hakkı da bu abilere/ablalara aittir. 

Uzattık, maç yazısına bağlayalım. Fenerbahçe 2 haklı penaltı ile 2 gol buldu, 1 haklı penaltı ile gol yedi. O yediği penaltı golü dışında Rizespor'a göz açtırmadı. 

Özellikle ikinci yarıda sanki sahada görünmeyen bir kar vardı ve Fenerbahçe'nin topları o kara takılıyordu. Oyuncuların tamamı paslarda yapılabilecek tüm hataları yaptılar. Ancak bu hatalardan sonra da topu geri almak için ellerinden geleni de yaptılar. İkisini beraber değerlendirmek doğru olacaktır.

Kaçıncı defa yazıyoruz bilmem, Mehmet Topal yine maçın en iyisiydi. İkinci defa yazıyoruz biliyorum,  Josef de Souza "çekilin ben doktorum" diyerek pozisyonlarda inisiyatif aldı ve başarılı bir gece geçirdi. Geri kalanlar çalışkanlık ve ciddiyette sınıfı geçerken etkinlik konusunda vasat bir pazar günü geçirdiler. 


2-1' lik haklı galibiyet sonrası "Ah o sahamızdaki Rize maçında kaybettiğimiz puan(lar) olmasaydı..." cümlesi söylenmeden tarihe karışmış oldu. Beşiktaş'ın maçı yine ertelendi, bu zorunlu ertelemeler de Fenerbahçe için bir avantaj oldu. "Keşke bu ertelemeler olmadan şampiyon olsaydık, içime sinmedi" diyeceklere de gün doğdu.