17 Mayıs 2020 Pazar

Onlar Efsane Bir Takımdı


"Onlar efsane bir takımdı" (*)

Euroleague kazana basketbolcular gibi ekstra pası yaparak gol atarlardı. Bir sezonda 103 gol atmışlar ve tam 11 maç ardı ardına 3 gol ve üzeri atıp rekor kırmışlardı.

Bir Malatya maçında Brezilyalı Serginho gol atınca gidip korner bayrağının yanında Fenerbahçe tribünlere bakarak samba yapmış, onlar 6 golle karşılık vermişti.

Golün her türlüsünü atıp büyülemişlerdi izleyenleri…Kim miydi onlar ? 

Schumacher: “Kandırmayın Fenerlileri gelmez” denenlerin ilkiydi, gelivermişti. Rakiplerinin onunla karşı karşıya kalıp heyecandan topa vurmadığını, donup kaldığını hatırlarım, Galatasaray maçındaki kedi plonjonunu da… O günleri seyretmiş bir Fenerbahçeli’ye “Miçooo Miçoooo diye bağırırdı” deyin, hemen yüzü güler.

İsmail : Bursa maçında şampiyonluk penaltısına baktı kimse gitmiyor, gidip çat diye atmıştı golü. Kemik gibi bekti, haksızlığa gelemezdi. Birisi gidip takım arkadaşına faul yaparsa “bak İsmail bunu kıstıracak” diyenleri haklı çıkarır, kıstırırdı. Camiasına teknik adam olarak da şampiyonluk yaşatacaktı, kurşun yedi takımı.

Nezihi: Sıfır favori, uzun saçlar, uçarak atılan kafa sonrası yerde atılan bir iki takla. Taklit ettik, saçı yaptırdık, yerde çok eşofman paraladık. 5-1’lik Galatasaray maçında kendi kalesine gol atınca “baktım atacakları yok ben attım” deyivermişti. Yıllar içinde “Nezihi gibi defans adamı” diye bir çıta oluşturdu.

Müjdat (Miço): Dereağzında kadro dışıyken düz koşusunu benimle beraber 200 kişi izlemişti. Oynamadığı mevki kalmadı, üzerine getirilen herkes gitti o kaldı. Ciğer ve yürek ikilisi yetenekteki noksanları kapatıp artıya geçirirdi Miço’yu. Fenerbahçe’den hiç kopmadı, altyapısı ona teslim oldu. 

K.Şenol: Soyadı gibi bir sol ayak ustaydı. Ortaları UPS kargo gibi tam zamanında yerine, frikikleri köşeye giderdi.

Turan : Bugün oynasa 15 milyon Sterlin ile ilk imzasını atardı. Tamamı hücumu seven takımın yegane defans sigortası oydu ama o da hücumu severdi. Uzaktan, şutla, kafayla, driplingle her tür golü attı. Yetmedi 100.golü attı, gönlü zengindi o golün ödülü arabayı o yıl kaza geçiren Samsunspor’a bağışladı. Fenerbahçe altyapısındaki takımları şampiyon yaptı, en kötü sezonda takımın başına geçti derbilerin tamamını kazandı.

Hakan: Düşük tozlukların efendisiydi. Telefon kulübesinde adam geçer lafını o doğurdu. Herkese çalım atabilen, kedi-fare oyunlarının kralı, şık gollerin ustasıydı. Derbi golleri güzeldi ama o Karşıyaka maçında attığı rövaşata golü ustalık eseriydi, Sow görse kıskanırdı.

Serdar : Bugünkü İspanyol milli takımın orta sahasına koy sırıtmayacak adamdı. Top kontrolü yumuşak, şutları bazuka olanlardandı. Sakatlıklar ile boğuştu, hünerleri gösterime bir türlü çıkamadı ama oyuna girerken de çıkarken de hep alkışlandı.

Eğer bu oyuncuları izlemediyseniz ve yazıların bu bölümüne kadarında bir abartı var diye düşündüyseniz, bir büyüğünüze sorun. Zerre abartı yok, eksik var der… 

Onlar efsane bir takımdı.

Oğuz : Beyninden, serçe parmağına vücudunun her zerresi futbol için yaratılmış bir isimdi. Her tür golü attı ama hiçbir arkadaşını ofsayta düşürecek pası atmadı. Lig tarihinin en fazla forma giyen oyuncusu ve Trabzon’daki frikikte topa vuran o oldu. İmparator lakabını futboluyla, beyefendiliğiyle hak ederek aldı. Fenerbahçe’de kötü dönemde görevden kaçmadı. Keşke daha sonra o göreve soyunsaydı ve çok başarılı olsaydı.

Aykut : Brezilya yeteneği, Einstein zekası vardı. Göğüs stop, ters çalım, direk dibine giden gollerin büyük ustası oydu. Efsane takımda gol kralı oldu. Yıllar sonra Trabzon’da sisin içine yapılan ortaya bir vurdu, takımı güneşe çıkardı. En efsane şampiyonlukta ve tarihin en büyük Avrupa zaferinde teknik adam, Temmuz 2011 kumpasında direniş kuvvetleri komutanı oldu. Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük teknik adamı olmak için gün sayıyor…

Hasan : Ülke genelindeki 88-89 posterlerinde resmi kapatılan tek adam oldu. Büyük yetenekti, çok büyük hata yaptı. Pişman oldu. Kadıköy mitingine geldi, Silivri’ye gitti. Ben affettim ama futbol tarih affetmeyecektir.

B.Şenol : Lakabı gibi büyük bir adamdı. Fenerbahçe’de stoperden santrafora yolculuk yaptı, her oynadığı yerin hakkını verdi. Şimdi teknik adam olarak gençlerin başında.

Rıdvan : Bir çok yıldız saydık ama başrolde o vardı. Aldı götürdü, durdu, bir daha hızlandı, attı, attırdı. Onun gibi yeteneklisini ben izlemedim, en çok küfürü Yesiç’e ettim. Yıllarca her şey kötü giderken, o dönecek diye bekledim. Fenerbahçe’nin başına erken geldi, hızlı gitti. Hatası sevabı, benim için özel adamdır, Fenerbahçelidir. Onlar efsane bir takımdı.

Onların bu hikayesi bilindik ama anlatmasak olmaz. İzbe bir soyunma odası, başlar düşük. Ezeli rakip tribünlerinin “beş beş” diye dalga geçen sesleri geliyor. Hoca takımı topluyor. Hoca da hoca ama, Yugoslavya’da defalarca gol kralı olmuş, Fenerbahçe’ye gelip şampiyon yapmış şimdi de bu Harlem tarzı takımın tek patronu.

Tamam maç bitti 3-0 kaybettiniz ama şimdi çıkın ikinci devrede yeni bir maç yapın ve o maçı 1-0 alın” diyor. Takım sessizce soyunma odası tünelinden Ali Sami Yen’e çıkarken son metrelerde yakalıyor çocukları “Bu arada o golü ilk 10 dakikada atarsanız maçı da alırsınız” diyor.

2 dakika geçtiğinde Televizyon başındakiler donk diye bir ses duyuyorlar. Bu Aykut’un attığı, İslam Çupi’nin metafizik dediği golde, topun kale içinde ağlara giderken mikrofonu devirme sesi. İlk 10 dakika ve o gol, evet hoca haklı çıkıyor, 3-0’dan maç 4-3 oluyor.

İslam Çupi o akşamüstü “Fenerbahçe yenilmez bu formayla fazla dalga geçilmez” diye yazıyor.

Fenerbahçe şansı diyenler çıkıyor ama onlar efsane bir takım. 108 gün sonra, Galatasaray’a karşı bu defa 2-0 yenik duruma düşüp 3 gol atarak kazanıyorlar. Hoca böyle galibiyetlere “normaal” diyor.

O hoca Veselinoviç. Büyük hoca ve büyük de adam. 2011’de Kadıköy’de mitinge gelip aklında kalanlar ile kırık dökük Türkçe konuşuyor “en büyük Fener” diyor. Geçen hafta Veysel hoca da bu dünyadan hoş bir seda bırakarak ayrıldı.

28 sene sonra çocuklar bir araya geldi, Veysel Hocalarına son göreve gittiler. Tek fotoğrafla ağlattılar, güldürdüler.

Onlar efsane bir takımdı...




(*) 25 Mayıs 2017'de Fotospor'da yayınlanan yazım

27 Ocak 2020 Pazartesi

Avusturya'ya Poster Gider mi ?

2012 yılından bir yazı...

Avusturya'nın bir dağ kasabasından diğerine otobüsle gideceğiz.

Şoför Hans abimiz yolda otobüse hitaben bir şeyler diyor...Bizdeki almanca anlamaya yeterli değil, ne dedi anlamıyoruz ama "parasını veremeyen, parasının üstünü alamayan var mı " demiştir diye gülüşüyoruz...

Son gülen şoför Hans abi oluyor zira ve tahminen bizim kasabanın adını söyleyip orada inecek var mı diye sormuş...Biz espri yaparken de otoyola çıkmış basmış gidiyor...

"Ich möhte gehe nah  " diye derdimizi anlatıyorum ama verdiği cevabı anlamıyorum...Bindik alamete derken kasabalar gelip geçiyor...Son durak tadında bir yerde iniyoruz...Şoföre "nasıl döneceğiz Herr Hans kardeşim  " diye soruyoruz ama anlamamakta direniyor ...

Bizim hanım bir tarife buluyor ama bilmece gibi...Otobüs durağı bir kasabanın hemen dışında ve tam karşımızda dükkanlar var..."Ben şimdi öğrenirim" diyerek üstünde "İstanbul Market" yazan dükkana dalıyorum.


- Hocam selamlar.
- Ooo selamün aleyküm  !
- Biz kaybolduk ya, nasıl döneceğiz  ?
...
...
- Nereden geliyorsunuz ?
- İstanbul
...
- Kolay, tarif ederim...Bir şeyler ikram edeyim ?
- Dışarıda arkadaşlar bekliyor,sağ olasın
- Ben gelip size bineceğiniz otobüsü göstereyim...

O anda duvardaki Boğaziçi Köprüsü, Kız Kulesi, İshakpaşa Sarayı gibi klasik memleket hasreti kokan resimlerin yanında o posteri görüyorum...
Scumacher(k)-Ergin-K.Şenol-Taygun-.....- Nezihi
Oğuz-Rıdvan-Durmuş-Aykut-Sedat
Posterde, aynı benim veya 1 milyon kişinin yaptığı gibi Hasan Vezir'in kafası kağıtla kapatılmış ( yıllar içinde orayı kesip toptan çıkaranları , başka bir oyuncunun kafasını hatta kendi fotoğrafını yapıştıranları da gördüm)

Bir bilgiyi de vermek gerek, İstanbul marketteki o an, o posterin çekiminden 10-12 yıl sonraya denk geliyor...

-Ya bu posterden bende de vardı ve aynen Hasan'ın kafası kapalıydı...
- O var ya o ... (abimiz Hasan hakkındaki düşüncelerini net bir şekilde söylüyor)
- Enayi herif, bize de yar olmadı Galatasaray'a da...Müthiş kadroyu da bozdu...

Sonra abimiz bir sır verir gibi bir cümle söylüyor ve zaman donuyor:

-Biliyor musun, ben o yılın yazında geldim Avusturya'ya, o yıldan beri maça da gidemedim...

Üzerinden yıllar geçmiş, şampiyonluklar gelmiş, şampiyonluklar kaçmış ama abi son gittiği senenin o fotoğrafını çıkarmamış... Giderken bavuluna 2 pantolon, 4 kazak, 5 çift çamaşırın yanında kırıştırmadan o posteri de koymuş...Sohbet koyulaşırken ve abi dediğim adam ile aynı yaşta olduğumu öğrenirken beni merak eden arkadaşlar içeri giriyorlar...

-Abi neredesin ya ?

Abi bizi otobüse eliyle bindiriyor el sallıyor.
...
...
Bir daha o kasabaya gidemedik...

"Bu maça gitmesem mi ?" dediğim bazı maçlarda o abi gibiler aklıma geldi, gittim...

Hasan Vezir olan o posteri her gördüğümde aynı hikayeye başladım :
Avusturya'nın bir dağ kasabasından diğerine otobüsle gideceğiz....


Sabri Ugan'ın Radyospor'daki "Isınma Turu" programındaki anlatımıyla: https://soundcloud.com/bulentgursoy/avusturyaya-poster-gider-mi

2020'den bir not: Kadıköy'de mitinge geldiği, Silivri'ye Aziz Yıldırım'a ziyarete gittiği günden beri Hasan Vezir'i affettim. Tarihe karışamam...

7 Ocak 2020 Salı

2019'da hayatıma giren beğendiğim kitaplar...

Hem kendime hem okuyanlara arşiv olarak 2014'den bu yana okuyup beğendiklerimi yazıyorum. 


2019'da neler okudum diye dönüp bakarken çok müthiş bir yazarla tanışmamı baş köşeye koymam gerektiğini düşündüm. Tanışmak derken, okuyup tanımam anlamında. Zaten futbolcu veya yazar olarak çok beğendiğim ama tanışınca hayal kırıklığımın da aynı oranda çok olduğu isimler varken bu tanışmalar riskli. Şarkı ne güzeldir: Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli !

Futbol -basketbol konusunda epey okumuşum...Çok beğendiğim üç tane oldu: 

Frank Lampard'ın hayatını anlattığı Totally Frank ! Hatta kitabın giriş bölümünde anlattığı hikaye bugüne kadar okuduğum futbol kitapları içindeki en müthiş hikayelerden biri. Bazen olmayınca olmuyor...

Murat Murathanoğlu'nun Salondaki en kötü koltuk kitabını okumayan bir basketbol sever kalmamalı. Duyduğum kadarıyla yayıncının "ya artık bunları yazmayalım" dediği ve çıkardığı bölümler olmuş. Mevcut içeriğin kelimenin hakkını vererek "dobra" olmasına bakınca neler çıktı acaba diye insan merak ediyor... 

Onur Bayrakçeken'in Prekazi kitabını da beğendim. Sonra Prekazi'yi tanıyanlardan bazı yorumlar aldım... Yine de kitabı beğendim.
...
...
Bağlılık yapan  Frederick Forsyth'ın 2019 içinde dört kitabını okumuşum Şeytan Seçeneği, Fısıldayan Rüzgar, Hilekar için yorumum nefis, Afgan için eh diyebilirim. Okumadığım Türkçe yayınlanmış sadece 2 kitabı kaldı, üzgünüm.

Halide Edip Adıvar'ın az bilinen romanlarından Kerim Usta'nın Oğlu çok etkileyiciydi. 

Çok beğendiğim yazarlardan olan ve İzansız Mahalle, Bir kuzgun Yaz gibi iki başyapıtı olan Mehmet Ünver'in eski bir kitabı İblisler ve Yıldızlar'ı da Mart ayında soluksuz okumuşum.

Bazen adından etkilenip okuduğunuz kitaplar olur. Eyfel Kulesi Kadar Kocaman Bir Bulut Yutan Kız 'ın meğer sadece adı ilginç değilmiş, hakkını veren bir başyapıtmış. Romain Puertolas'ın bu kitabından sonra Kule Görevlisi ve Postacı'lara bakışınız değişiyor...

Mustafa Hoş'un Hançer kitabı da müthiş konusu ve kurgusuyla geç kalarak okuyup beğendiklerimden.

Ne yazsa okunur yazarlardan biri olan Orhan Bahtiyar'ın Barut Kokulu Çiçekler'i yine bitmesin diye yavaş okuduğum nefis bir kitabıydı.Tam da bu kitabın üstüne okuduğum, konuları arasında zihnimin bağlantı kurduğu Hazal Pabuçcular'ın Türkiye ve 12 Ada konuyu bilen, az bilen, hiç bilmeyen herkes için sakin ve zengin bir anlatımla çok güzel bir çalışmaydı.

Filiz Erman'ın Ölüm Her Şeyi Silmez, Patrick Süskind'in Koku, John Grisham'ın gerçek bir öyküden yazdığı Masum Adam, Kurt Vonnegut'un Şampiyonlar Kahvaltısı, Zeyyat Selimoğlu'nun Kıç Üstünde Toplantı, Glenn Meade'nin başarılı çevirmeni Ali Cevat Akkoyunlu'nun Hedef İblis kitapları yılın diğer çok beğendiklerimdendi.

Gelelim yukarıda bahsettiğim tanışma faslına...

İlki aslında yıllardır tanıdığım biri, diğeri ilk görüşte aşk !

İlkinden başlayayım. Bir yazarı 20'li yaşların başında okuyup anlamamak 50'li yaşlarda çok beğenmek gayet doğal veya bunu beğenmek beğenmemek yerine daha fazlasını anlayabilmek olarak yorumlamak daha doğru olacaktır. Paulo Coelho benim için güzel örnek oldu. 11 Dakika'yı 2004'de okumuşum, Simyacı'yı okudum diye düşünüyorum ama  yılı meçhul, belki bir final zamanı üniversitede, belki İstanbul'a taşındığımda... Simyacı'yı 2019 yazında okuyunca Coelho külliyatını okuyayım fikri oluştu ve bu yıl epey kitabını okudum ve bazı-bence- tekrarlar olunca şimdilik 4 kitapta (Simyacı, Zahir, Aldatmak, Veronika ölmek istiyor) durdum, 5.yi yarım bıraktım. Simyacı dışında Zahir en güzeliydi...

Kazuo Ishiguro'ya gelince, ilk görüşte aşk ! İlk olarak muhtemelen en iyi kitabından başladım: Günden Kalanlar. Bir kaç sayfa sonra bıraktım, bu adam kimmiş nasıl nobel almış, niye İngilizce yazmış hepsini öğrendim. Türkçe'ye çevirilen tüm kitaplarını okumalıyım dedim ! Ishiguro'nun çok farklı konulardaki romanları yazması bir başka takdir konusuymuş, aynı fikirdeyim. Temmuz'dan beri 4 kitabını (Günden Kalanlar, Uzak Tepeler, Beni Asla Bırakma, Öksüzlüğümüz)  okudum... Kalanları 2020'de okumak hedefim var.

Gelelim 2019 sıralamasına, farklar hep burun !

7. HÜLASA- YALÇIN ERGİR


Yalçın Ergir'in 7 kitaplık Düş Hekimi serisi, hayatımı sorgulama ve yazma konusunda bana ilham veren en önemli kaynaktır. Ankara'dan yolu geçenlerin "aaa aynı benim duygularım" dediği satırların yazarı yine tebessüm-göz yaşı ikilisini bolca kullanmış. Kızılay'daki Piknik'i bilenler hikayesini de okusunlar derim. Yalçın Ergir 'in yanlış hatırlamıyorsam orada çalışmışlığı da vardı. Hem orada, hem trende makinist yanında, hem evlere sipariş götüren kurye olarak çalışıp yazan bir diş hekimi...

6. KAYIP HAYALLER KORUYUCUSU- BİGE GÜVEN KIZILAY

Kehribar Zamanında Aşk gibi mükemmel bir biyografik romanın yazarı bu kez 2019'da yazdığı nefis bir konu ve romanla karşımızda. Bir baba çocuklarına "bu yıl 5 yıldızlı bir tatil köyü yerine, aileden kalma babaannenizin hiç gitmediğimiz köy evimize gideceğiz" diyor, olur mu diye kıyamet kopuyor ama gidiliyor... 

5. SİMYACI- PAULO COELHO 

Düşlemek ve düşüne ulaşmak diye özetlemek gerek. Cavafy'nin Ithaka şiirini üniversitedeki son dersimizde çok sevdiğim bir hocam olan Güliz Ger hediye etmişti. Önemli olan hedef değil,yolculuk... Simyacı'yı çocuk, genç, yaşlı, iş adamı, ev hanımı, mühendis, DJ, bakkal, sporcu, iç mimar, uzun yol kaptanı,  memur, politikacı, reklamcı herkes okumalı ve bir 10 yıl sonra tekrar okumalı....

4. BENİ ASLA BIRAKMA- KAZUO ISHIGURO


Bu kitapta tercüme hataları var galibe diye bırakma aşamasına gelmiştim. İyi ki devam etmişim,meğer hata değilmiş... Konusu hakkında yorum yapmamak daha doğru. Okul yıllarım (bilhassa hazırlık) aklıma defalarca geldi. Kayıp şeylerin bulunduğu kasaba kısmı büyüleyici. Hüzünlü, gerçek olabilecek (belki gerçek) nefis bir roman. Filmi de var, henüz izlemedim...

3.AŞK DERSLERİ- ALAIN DE BOTTON

Bu yıllar önce okumuş olmak isterdim ama 2016'de yazılmış bizde 2019'da çıkmış. Okusaydım, muhtemelen anlamaz veya ben bunları biliyorum derdim. Aşk, uyuşma, bozuşma, alınma, cinsellik, ilişkiler, alışkanlıklar, kaçamak, yaşamak ve ölüm üzerine, yani hepsi bir arada yazılmış en iyi kitaplardan biri. Aynı olaya bir kadın nasıl bakar, bir erkek nasıl algılar... Alain de Botton kitapları benim için 10 üzerinden 10 veya 10 üzerinden 5 olarak gider. Bu 10, yıldızlı !

2. KUMANDANI ÖLDÜRMEK-HARUKİ MURAKAMİ



Murakami benim düşlediğim ama kendimden bile sakladığım konuları biliyor ve dahası yazıyor gibi hissediyorum. Yine müthiş bir sadelik içinde ama bu defa James Bond tarzı yaşayan gizemli bir adam bay Menşiki ve bir aşk acısıyla arkadaşının dağdaki evinde yaşamaya karar veren ressam baş rollerde... Murakami kitaplarının olmazsa olmazı bir kuyu yine var. Tabii bolca kitap ve plakla...

1. GÜNDEN KALANLAR-KAZUO ISHIGURO


Filmi de çok güzel elbette ama öncelikle kitap okunmalı. Adanmışlık, ümit etme, sevdiğine-inandığına toz kondurmama, naiflik üzerine anılar ve bir yolculuk. Bir insanın aşık olduğunu düşündüğü veya sandığı birinin varlığı ve o duygunun dahi mutluluğu, o kişinin verdiği veya öyle sandığınız bir umut...Aşık olanın yine de adım atamaması ve yıllarca tek bir olaya takılması... Kitap ve film arasında bu duygularda fark var bence... Benim kadar geç kalmayın, her ikisine de...

14 Şubat 2019 Perşembe

Sirayet

Türk Dil Kurumu "sirayet" için şöyle diyor:

(sira:yet), Arapça sirāyet
1. isim Hastalık başkalarına geçme, bulaşma:
      "Yapılan muayene neticesinde, hastalığın kimseye sirayetine meydan verilmeyecektir." - Sait Faik Abasıyanık
2. isim, mecaz Yayılma, dağılma:
      "Vehbi'nin bu şüphesi büyüklere sirayete başladı, çocuk bu fırtınada başka köye gitmiş olamaz." - Reşat Nuri Güntekin

Bu yazıdaki anlamı elbette ikincisi, yani yayılma dağılma.
Fenerbahçe ülkenin en büyük sivil toplum örgütlerinden birisidir. Uzak ara en çok konuşulan, merak ve gıpta edilen kulübüdür. Ancak en büyük olmak her zaman en güçlü olmak anlamına gelmez. Acı ama gerçek, Fenerbahçe güçlüler sıralamasında kendine 4.sırada, yani Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor sonrasında yer bulur. Hatta Başakşehir'den sonra bir sıra daha düşmesi sürpriz olmayacaktır.

Herhangi bir futbol severin ikinci takımı değildir Fenerbahçe. Biz şampiyon olamıyorsak Fenerbahçe olsun diyene rastlamak imkansızdır.

Bir başına olmanın bedelini ödeyen Fenerbahçe aslında kendini yalnızlığa da mahkum etmiştir. Bu yazının ilerleyen satırları oraya doğru gidecektir.

" ...Fenerbahçe antipatiktir, Fenerbahçe Hulk'tur, Fenerbahçe hakemi de yenebilir... "


Fenerbahçe antipatik bir takımdır sözü,  Kerim Kazgan'ın Fenerbahçe'yi tutmayanlar için kullandığı nefis tanımı Fenersizler için doğrudur, sık başvururlar. 

Fenerbahçelilerin "sempatik olalım" çabasıysa boşuna akıntıya kürek çekmektir... 

Fenerbahçe sempatik değil güçlü olmak, geleni geçeni sahada yenmek zorundadır.

Örneği basketbol takımından verelim. Murakami okuyan, Balat'ta fotoğraf çeken Datome'li Fenerbahçe Beko başarılı olduğu için sempatiktir. Sempatik olduğu için başarılı değil...

1988-89 takımı çok başarılı olduğu için efsane mertebesine çıkmıştır ve şüphesiz sempatiktir. Rıdvan'ın aklı ve sürati, Aykut'un öldürücü noktaya yaptığı vuruşlar, Oğuz'un GPS'i o dönemde icat eden ayakları, ilk ithal yıldız Schumacher'in kalede büyümesi eğer sezon sonunda şampiyonluğu getirmemiş olsaydı Fenerbahçe yine sempatik olur muydu  ? 



Yıllar geçerken "Ali Şen gitmeden Fenerbahçe sempatik hale gelmez" diye ezberletilen cümlede sadece özne değişmiş, Aziz Yıldırım olmuştur. Pek yakında Ali Koç olacaktır...Elbette sözü söyleyip ortaya çıkaranlara da bakmak gerekir...

Ali Şen

Aziz Yıldırım

Hakemi de yeneceksin diye sırtına bindirilen ve bir süre sonra camianın da bir uzuv olarak kabul ettiği kambur ile yaşamak Fenerbahçe'nin gerçeği haline dönüşmüştür. Öyle ki 2006'da, 2012'de son anda kaçan ve kaçarken de futbol ahlakı adına büyük kaçaklar yaşanan iki sezondan sonra Fenerbahçe camiası beceriksizliği(!) önce futbolcu ve teknik adamında, sonra başkanında aramış, Dereli ve Çakır'ın kiralık katil rolü çok sonraları beyinler ve kalplerde yer edinebilmiştir.

Ali Şen'in ortaya attığı ve camianın da çok hoşlandığı "Fenerbahçe hakeme düdük astırır, gidecek derse gider" sözleri kulağa çok hoş gelir ama peki kime en son düdük astırdı sorusu cevapsız kalır. Belki 90ların ortasından Bülent Yavuz olayı anlatılacaktır, rakiplerin yakın zamanda düdük astırdıkları hakem listeleri uzayıp giderken...


"Fenerli Medya..."


Aşağıdaki haber bir ergenin photoshop'u değildir. Yayınlanmış ve çok tepki görünce kaldırılmıştır.




Konu fotoğraftaki kişileri sevip sevmeme değildir. Konu Fenerbahçe'ye yapılan saygısızlıktır. Ancak böyle esprilerin alıcısı Fenersizler kadar Fenerbahçeliler olduğu sürece, bir diğer değişle bu haberler en çok tıklanmaya devam ettikçe önüne geçmek kolay değildir.

Hadi buna sosyal medya esprisi dedik geçtik diyelim. Peki medya Fenerbahçe düşmanı mıdır ? Yoksa Fenerbahçe hedef mi şaşırtmak için yıllardır bu söylemin arkasına sığınmaktadır ?

Günümüzden başlayalım. Maçların özetlerinin yayınlandığı kanallar en çok ratingi alırlar. Peki maç akşamları orada olan yorumcuları arasında Fenerbahçe ne oranda temsil edilmektedir ?  Bazen az bazen hiç ! 

Fenerbahçe yıllar içinde bu stratejik noktalar için hangi girişimlerde bulunmuştur diye sormak ilk yapılacak iştir. Futbol yorumculuğunun pilot koltuğunda oturan Rıdvan Dilmen futbol bilgisi, işlek zekası ve hafızasıyla mı oradadır yoksa Fenerbahçe kimliğiyle mi ? Birincisiyle... 

Temmuz 11'e dönelim. Kumpasının baş aktörlerinin yanında saf tutan, fırsat bu fırsat diyen spor ve futbol yorumcuları hala hafızalardadır, dahası görev başındadır. Bugün sokağa çıkıp 2011 kumpası ile ilgili fikir sorarsanız ortalama Türk insanının "Fenerbahçe şike yaptı ama üstü örtüldü" demesi 2 yıllık medya bomdardımanının beyin hasarıdır. Ancak bu 2 yılın öncesinde ekilen tohumları, dikilen fidanları yok sayarsak hata olur. 

                                             

Fenerbahçe meydan okuyandır, en büyük biziz der. En çok şampiyon olduk, stadımızı kendi imkanlarımızla 3 kez yaptık, en çok üyeye sahibiz, en çok vergiyi verdik, son 2-3 yıl hariç (ayrı bir yazı konusu olacak kadar trajiktir) bir sarı lacivert insan deniziyle tribünlerde lideriz der. Her meydan okumanın bir karşılığı olur, ama sahada ama medyada... 3 Temmuz, Fenerbahçe'nin -zaten olmayan -kurumsal lobisine veya medya gücüne değil isimsiz taraftarlarından oluşan bir duvara tosladığı için yol alamamıştır. 

Fenerbahçe medya çekişmesini bugünlerin konusu sanmak büyük hata olur diyerek 1935'den naif bir yazıyı kullanalım:



Fenerbahçe'nin dramı daima en çok satandır. 80li, 90lı yıllarda "Fenerbahçe nasıl kurtulur ?" tarzı saatler süren programları hatırlayalım. Tüm Türkiye televizyon  başına kilitlenmiş, Fenerbahçeliler acı içinde, rakipler mutlu fındık fıstık yiyerek bu programlar izlemiştir. Fenerbahçe de işler kötü gittikçe yeni bölümler yeni programlar yapılmaya devam etmiştir.  Bu programları Ali Kırca, Fatih Altaylı, Mehmet Ali Birand, Reha Muhtar gibi isimlerin yapması ne ilginç tesadüftür...

Medyanın amiral gemisi Hürriyet'ten Nezih Alkış'ın ayrılması, Ligtv'de Şansal Büyüka Fenerbahçe küskünlüğü önemli birer kırılması noktasıdır. Eski futbolcularına hak edip etmediğine bakmadan "yorumculuk" kapılarını açan rakiplerinin aksine  Fenerbahçe sessiz ve etkisiz kalmıştır.

Medya'da pespayelik günden güne artarken, seviyesizlik ve yüksek ses rating olarak geri dönerken,  insanlar her şeye inanma eğiliminde gerçek ile kurguyu ayırma zahmetine girmezken, kaybeden koltuğunda hep Fenerbahçe oturmuştur.



"Fenerasyon..."


Sürekli haksızlığa uğradığı vurgusuyla şikayet eden Fenerbahçe, masa başında kendisini tesadüflere ve başkalarının insaf veya inisiyatifine teslim etmiştir.




Yukarıda fotoğrafları bulunan 6 adam benim yaşımdakilerin kahramanlarıdır. 

Fenerbahçe bu isimlerden kulüp içinde ne kadar yararlanabilmiştir ayrı bir tartışma konusudur ama Fenerbahçe bu isimlerin milli takım hocası veya federasyon başkanı olması  için herhangi bir faaliyette bulunmuş mudur ?

23 Aralık 1986 günü Ali Uras'ın TFF başkanı olmasından günümüze başkanlara  bakacak olursak Fenerbahçe kökenli başkanların (çok kısa süre görev yapan  ve saygın birisi olan Abdullah Kiğılı'yı hariç tutmak isterim) Fenerbahçe'ye nasıl bir katkısı olmuştur ? Diğer başkanların kendi camialarına ne gibi katkıları olmuştur ? 
Fenerbahçe TFF kurullarında akil adamlarıyla veya militan Fenerbahçeliler ile ne derece temsil olunmuştur ? Ayrıcalık  alınmasını geçelim, adil bir el Fenerbahçe'ye uzanmış mıdır ?

Ulusoy döneminde Galatasaray, Demirören döneminde Beşiktaş neler kazanmıştır,  Aydınlar ve Erzik döneminde Fenerbahçe'den neler kaybetmiştir diye bakarsak daha da sağlıklı olur... Fenerbahçe kayıplarının nedenini "dikine oyun"da araya dursun...

Ülke son sürat Fikret Orman'ın TFF başkanlığına giderken Fenerbahçe "camiası" bir aday çıkaracak mıdır hep birlikte göreceğiz.

Şimdi de milli takımlar teknik direktörlerini gösteren şu tabloya bakalım lütfen:



Oğuz Çetin'in çok kısa ve geçici görevini saymazsak, Fenerbahçe teknik direktörlüğü yaptıktan sonra Milli Takımımızın başına geçen son isim rahmetli Sabri Kiraz'dır, 1978 yılında !

Terim ve Güneş'in yazlık ev gibi canları sıkılınca kapağı attıkları mevki Lucescu'nun ayrılmasıyla boştur ve soru şudur: Fenerbahçe camiasının bir adayı var mıdır ? Dikkat ederseniz kulübün demiyorum, kitleyi büyütüyorum. Aykut Kocaman, Tayfun Korkut, Dirk Kuyt, İsmail Kartal gibi aklımıza gelebilecek her isim için "ama o olmaz" diye ilk itiraz Fenerbahçe içinden gelecektir...

Yengeç sepeti özelliğini hiç kaybetmez Fenerbahçe !

Bu arada TFF başkanlığı ve Milli Takım Teknik direktörlüğü gibi üst görevlerden bahsettik. Kurullar, yaş kategorilerindeki milli takımlar gibi piramitin altına indikçe Fenerbahçe uranyuma benzeme durumunu korur, çok nadiren görülür.


"Fenerbahçe'nin tek ihtiyacı iyi bir 10 numara "


Fenerbahçe tarihinin yakın veya uzak bölümlerinde gezdiğinizde karşınıza sürekli benzer olaylar çıkar, moda değimle "şaka gibi" dersiniz. 

Geçmiş olayları bilgi, akıl ve vicdan süzgecinden geçirir, üzerine de olaylara, kişilerin değil Fenerbahçe'nin gözünden bakmayı becerirseniz ki buna "tarih bilinci" denebilir, uyanırsınız !  Yazının başından beri anlatılmak istenen budur, TFF-Hakemler-Rakipler-Siyaset-Medya Fenerbahçe ile didişmişlerdir, didişmeye de devam edeceklerdir. 2011'den beri gittikçe yorulan Fenerbahçe için mücadele her gün daha da zorlaşacaktır.

Eğer Fenerbahçe gibi ülkenin "öteki" takımıysanız (bundan belli bir noktaya kadar kaçışınız yoktur)  çözümünüz her daim çok güçlü sportif kadroları kurmaktır. Ancak, kendinizi futbol erklerinin inisiyatif ve insafına bırakırsanız, sadece güçlü kadrolarla bazen ve kısa vadede başarılı olur o cepheyi kazanırsınız. Robin van Persieler-Naniler-Carloslar-Alexler-Anelkalar cepheyi kazanabilir ama savaşı kazanmaya yetmez.

Trevanian'ın efsane kitabı Şibumi'de güzel bir söz vardır: Sert işleri kimler yapmalı ? Yapabilenler ! Fenerbahçe camiasının sirayet konusunda çıkış yolu bu cümle olmalıdır.

Peki, sirayet için neler yapılmalı ?
Onu uzmanları bilir. 
Yazılmayacak şeyler olduğunu bilirim o kadar.

11 Ocak 2019 Cuma

2018'de okuyup beğendiklerim

2014'den bu yana okuyup beğendiklerimi yazıyorum. 


2018 tembel bir seneydi, az okudum, çok kitabı yarım bıraktım, çok kitaba başlayıp ara verdim  ama iyi tarafından bakarsak okuduklarımdan çok memnun kaldım.

Okuduğum futbol kitapları başıma çok iş açtı, merak uyandırdı ve bol video seyrettirdi. Bilhassa Mert Aydın'ın Dünya Kupası Tarihi ve en sevdiğim futbolculardan biri olan Dennis Bergamp'ın Stilness and Speed:My story (yazarı David Winner) kitapları...

Konu futbol kitaplarından açılmışken devam edeyim. James Montaque'nun "Oyunun Efendileri" (The Billionaires Club) klüp sahipliğinin karanlık yüzü olarak çok net örnekleri sunuyor. Ligimiz bu yola girmişken meraklısının okuması gerekir... Ateş Bakan'ın O Penaltı gol olmayacak ve Ahmet Ercanlar'ın Bana Fenerbahçe'yi anlat sarı lacivertli gönüllere hitap eden başarılı kitaplardı ve ne çok şey yaşamışız ve nasıl ayakta kalmışız dedirtti. Elif Çongur'un Köşe Gönderinin Bir Metre Gerisi ise yazmak isteyeceğim konularda çok iyi bir kitaptı. Çağrı Çobanoğlu'nun Şampiyonlar Ligi adlı kitabı bilgileriyle ve bilhassa çizimleriyle aklımda kaldı.

Sezonun en iyi futbol kitabıysa Raphael Honigstein'in Alman futbol devrimini anlattığı 4.Yıldız (Das Reboot) oldu. Gece karar verip yatıp sabah kalkınca futbolda sıçrama olmuyor :)

Futbol dışına geçersek, Jo Nesbo'nun Kızılgerdan ve Yarasa bir Nemesis etkisi yapmasa da güzeldi. Craig Russel'ın Kanlı Kartal (Blood Eagle) da biraz vahşi ama sürükleyiciydi.

3 Favori yazarımdan birer kitap okudum. Murakami'den Rüzgarın Şarkısını Dinle, John Verdon'dan Fırtınada Yanacaksın (White river burning) ve Anne Tyler'ın çok uzun arayışlar sonucu Kocaeli'de bulduğum ve yazın okumaya karar verip, başlayıp, sindire sindire Eylül'de bitirdiğim Yıllar Merdiveni. Her üç kitap için de aynı yorumu yaparım, çok beğendim ama o yazarların en iyi kitapları arasına girmez. 

Melih Esen Cengiz'in Darrüşşafaka'da geçen romanı Paylaşılamayan Cinayet çok sürükleyiciydi ve ilginç bir sonu vardı.

En beğendiklerime gelirsek. İlk 6'ımdaki 4 yazarı ilk kez okudum. Frederick Forsyth ise sahaflardan topladığım kitaplarıyla geçen yıl olduğu gibi bu yıl da kürsü de yer aldı !

Ankara'ya gittiğimde uğradığım bir sahaf arkadaş "abi çok farklı kitaplar alıyorsun. Senin zevkin tam olarak nedir anlayamadım" demişti. Aslında ben de bilmiyorum ve dahası kitap almayı seviyorum. Bazı yazarları sürpriz olarak tanıyorum... Dolayısıyla benim "kürsü" biraz anlaşılmaz olabilir.

6. Bıçkın ve Ağlak- Can Kozanoğlu- Mirgün Cabas

Can Kozanoğlu tüm zamanlarda en sevdiğim yazarları arasındadır. Mirgün Cabas iyi asistler yapmış, Can abi de siyaset, AKP, Medya, Cemaat, Sosyal Medya üzerine gelişine çakmış...Yazdıklarının bir kısmı aslında düşündüğüm ama ifade etmekte sıkıntı çektiklerim,diğer kısmıysa  okuyunca düşünmeye kavramaya başlayacaklarım. Örnekler de anlaşılmaz konuların izahı için tam yerinde.

5. KAYGAN TOPRAK-Max Von Der Grün

Sahaftan aldığım bir kitabın cildinin içinden daktiloyla 28 Kasım 1974 yılında yazılmış 2 A4 çıktı. 

Merakla okudum, ilgim daha da arttı, kitaba hemen başladım ve kısa sürede okudum. Emek üzerine duru bir kitap. Anlatımı çok basit ama derin.  

4. Frederick Forsyth Üçlemesi- İkon / Arabulucu / Dördüncü Protokol



Tamamı sahaflardan bulabileceğiniz 3 kitap. Belki şanslıysanız ailenizden biri 30 yıl önce almıştır ve evde vardır ! Geçen yıl Çakal-İt Dalaşı ve Gizli Örgüt Odessa ile başlayan Forsyth serüvenime bu yıl 4 kitapla devam ettim. Kısa öykülerden oluşan Muhteşem Hata belki döneminde heyecan vermiştir ama şimdi vasat kaçıyor. Diğerlerine bir göz atarsak:

İkon: İçinde bol Amerika ve Rusya soğuk savaş dönemi öyküsü ve Sovyetlerbirliği'ndeki bir ihtilal var. Gereksiz detay, kitabın son kısımlarını Topuk Yaylası'nda sonrasında güneş açan karlı bir havada bitirdim...

Arabulucu : Konuyu Yazmayayım ama bir silah çetesi birini kaçırmaya karar veriyor. En zoru olsun diyorlar...Sanat eseri gibi bir macera. 

Dördüncü Protokol : Karşılıklı bir casusluk planı içinde bazen minicik bir hata olur. MI5 ve KGB karşı karşıyalar, İngilizler'in ev sahibi olma avantajı var. Kitabın bir yerinde karşımıza Papa suikastı ile Mehmet Ali Ağca çıkıyor ama asıl konu değil, bir bilgi olarak.


3. KEHRİBAR ZAMANINDA AŞK-BİGE GÜVEN KIZILAY

Kitabın sondan bir önceki sayfasında Mustafa Kemal'in bir sözü var: Dinlenmemek üzere yola çıkanlar asla yorulmazlar !

Genç Türkiye Cumhuriyetinin de bir romanı diyebiliriz. Aslında dinlenmeyen ve vakur bir ailenin gerçek bir öyküsü. Niye vakur ? Adalet bakanı olan babanın önüne kızının atama kararnamesi geliyor. Tüm kararnameleri imzalayan baba "kusura bakma kızım imzalayamam,söz olur, yakışık almaz"  diyor ve imzasını atmıyor. 

Kurtuluş,Tandoğan,Ankara Koleji, Büyükada gibi aşina olduğum ne çok ortak mekan var derken kitaplar,olaylar da işin içine giriyor. Ankara'dan yolu geçmiş birisi farklı duygularla okuyacaktır. annem benim gençliğim dedi.

Bittiğinde ağladım, acıklı olduğu için değil... 

Bige Güven Kızılay'ın diğer kitapları da okunmak için sıradalar.

2. CAN ŞENLİĞİ/ ÇELLO- ABBAS SAYAR

Nasıl olur da Abbas Sayar'ı bugüne kadar okumamışım dedim. Yerel ağzı büyük bir beceriyle kullanmış. Yer yer Yaşar Kemal tadı var, hatta ötesi. Bulabildiğim diğer kitaplarını da aldım...

Can Şenliği'nde yaşlı bir adamın eşeği ile dostluğu belki de bir insan-hayvan dostluğu üzerine yazılmış en iyi romanlar arasına girer. 

Ben E Yayınevi baskılarını okudum, yeni baskıları da varmış. 

1. Hacizli Toprak- Cengiz Tuncer

Yeni tanıştığım ve niye daha önce okumadığım diye hayıflandığım bir yazar daha. Hacizli Toprak 1959 yılında yazılmış. 

Köylük bir yer, Mestan adında köylüye borç veren, ödemediği anda tarlasına el koyan bir adam,o adamın kızı ve ona aşık Hasan... Konu, klasik bir Türk filmi gibi gözükse de anlatım nefis. İyi ki okumuşum. Cengiz Tuncer bir kitabı daha varmış, Kerkenez onu da bu yıl okumak istiyorum.


8 Temmuz 2018 Pazar

Yıkılmayan Son Kale: Ankara, Aspava, Fenerbahçe...

Ankara'da yarım asırdır aynı mahallede aynı evdeyiz.
Çok değişti. Çok değişti ama yine de ilkokul yıllarımdaki apartmanların çoğu duruyor.

Bizim evi merkez alıp 2-3 km çaplı bir daire çizsek, çoğu apartmanı, sokağı ilkokul, orta, lisede beraber okuduğum arkadaşlarımın adıyla hatırlıyorum. Sinan'ın mahallesi, Selim'in evi, Güliz'in sokağı vs... O 2-3 kilometrelik dairenin içinde her bir apartmanı, arka ve ön bahçesini bilirim dersem iddialı olacak ama iddialıyım...

Maç yaptığımız, devrede kale değişimi şart olan, hafif yokuş aşağı  arsalar, uzun yıllardır kocaman apartmanlara altlık yapıyorlar. Bazı sokakların adı değişti, bizim sokağın hem adı değişti, hem caddeye terfi oldu !

Çocukluğumdaki dükkanların çoğu da börekçi, ev yemekleri, fatura ödeme merkezi, telefon kılıfçısı gibi ben ilkokuldayken var olmayan hizmetleri sunan yerlere dönüştü.

İstisnalar var. Konu da onlardan biriyle ilgili.

Meraklısına bahsettiğim yer A.Ayrancı.
Ankaralı olmayanlar için A.Ayrancı "Aşağı Ayrancı" demek :-)

Eskiden burada ayran satan dükkan varmış adı oradan geliyor dense de, Rumlara "ayrancı" dendiği, bir zamanlar buraların bağlık bahçelik olduğu, Rumların oturduğu ve adın oradan geldiği de söylenir. İkincisi daha akla yatkın...Neyse...

Güvenlik Caddesi ile Güven sokağın kesiştiği köşede kendimi bildim bileli, Ankara'da adına çokça rastlanan, tamamı "taklitlerimizden sakının" diyen kebapçılarından biri vardı: ASPAVA



Aspava'nın yanında bambaşka bir yazı hatta film konusu olabilecek UH-ER plak, onun yanında da Hülya Pastanesi...

UH-ER'in sahipleri bir baba oğuldu. Vitrine "Emel Sayın geldi" yazılan yıllar. İşin sahibi olan genç arkadaşa Foreigner-3 plağını ısmarlayabilirdiniz ve orijinal plağı getirirdi. Kaset doldurturken A yüzü son parçası için fikir de verirdi. Baba ise Foreigner'a yabancı ama Samime Sanay'ın son LP'ine hakimdi... 

Yanlarındaki Hülya Pastahanesi dondurması, pastalarıyla ailenizin yeriydi. 

Bir yaz akşamı "hadi dondurma yemeğe gidelim" denince gidilen, buzluktan çıkardığı metal kaplara koyduğu dondurmayı, bir kedi dilini üstüne saplayarak, ucu küt tatlı kaşığıyla getiren bir müesseseydi. Ama...

O "ama" ya geleceğiz.

Aspava'nın yan apartmanın altında Nil Bonmarşe, Arzum Manav ve Balıkçı, Güven kırtasiye (Copy Center olarak yaşamına ikinci kuşak ile devam ediyor !) ve bir fotoğraf stüdyosu vardı. Fotoğraf stüdyosunun vitrininde renkli bir gelin, bir kaç çocuk, bir kaç mezuniyet ve bir esmer kız fotoğrafı dururdu. Esmer kız bizim okuldandı ve çok beğenirdim, fotoğrafçının önünde oyalanırdım...Fotoğrafçı daha sonra başka bir yerde beyaz eşya bayisi oldu.

Hülya Pastahanesi için "ama" dedik ona dönelim...

Ankara'da Fenerbahçeli olmak zordur.

Senede bir maç izlersiniz.
O sene iki olmuş, Cumhurbaşkanlığında Trabzonspor ile oynuyoruz.
8 ile 16 yaş arasında, 8 senede 6  Trabzon şampiyonluğu gördüğümüz travmatik bir dönem... Bizim kuşağın Fenerbahçeliliğini hangi kelimelerle övsek azdır !

Cumhurbaşkanlığı Kupası Trabzon'a kaybedilmiş.
Kafamızda Fenerbahçe şapkaları, okula dönen Hababam Sınıfı misali mahalleye dönüyoruz.

Bir arkadaşımın abisi, "Hülya Pastanesine sakın bakmayın" dedi ama o öyle deyince baktık. Sahibinden komisine sırıtarak tek sıra dizilmişler, "ceçmiş olsin" dediler. 

Fenerbahçe'nin 83 şampiyonluğunda, az önce bir yan apartmanda diye bahsettiğim Arzum manavın girişimiyle dev bir Fenerbahçe bayrağı, caddeye sarkacak şekilde, iki apartmanın arasına ip gerilerek asıldı. O manavın içinde çerçevelenmiş bir Fenerbahçe posteri vardı. Her yıl posteri yenilerdi. Meyve konu olunca babam anneme "bizim manavdan alın" derdi... Güzel günlerdi...


Bu yazı için internette dolaşırken bulduğum bu fotoğraf güzel bir sürpriz oldu !
Fenerbahçe 1982-83
Dönelim Aspava Kebapçısına...

Harçlık alıp "fazla uzağa gitmeyin" tembihini aldığımız ilk dışarı çıkışlarımızda Aspava ilk durağımız olmuştu. Bazen  pazar günleri pişmesi için tepsiyle yemek götürür, beklerken birer lahmacun yerdik.

Evlere sipariş içinde ilk adresti. Her biri 1-2 ay çalışan çıraklar, kollarında sepet salana salana eve siparişi getirir, gecikirse babam balkona çıkar, sağa sola bakar, çırak olduğunu anladığı çocuğu tespit eder  "Pişşt oğlum burası burası" diye seslenirdi. Az önce dediğim gibi çıraklar çok değişirdi :)

Aspava'nın yemekleri her daim 10 üzerinden 7-7,5 oldu. 
6'ya düşmedi, 8'e çıkmadı...

Ramazan'da özel pide çıkarırdı, ona 10 tam puan veririm. 

Aspava'nın en büyük avantajı hiç değişmeyen adı ve hala ezberimdeki telefon numarası oldu: 428 24 21. Girişte sağ tarafta kasada duran, sahibi olduğunu tahmin ettiğim abi "buyuruun Aspava" diye o telefonu açardı. Bu arada telefonu jetonluydu. Bir telefon edebilir miyim dediğinizde parayı verip bir metal jeton alırdınız. Jeton sürgülü hazneye konur yana çekilir, trınk eder ve sanırım 3 dakika konuşurdunuz. 

Aspava'nın duvarında ve tepede bir güreşçi fotoğrafı vardı. Sanırım sahibinin babasıydı, niye sormadım veya sordum da unuttum mu bilemiyorum...Boğaz Köprüsü, Atatürk gibi diğer fotoğraflar duvarları süslerdi...Kaldırıma taşan küçük bahçesinde şırıl şırıl bir süs havuzu var mıydı orası başka bir kebapçı mıydı net hatırlamıyorum.

Bilgi olarak, Aspava'nın olduğu apartmanda Necmettin Erbakan otururdu. Kapıda sadece bir güvenlik dururdu, o kadar. 80 öncesi evin önünde gösteri oldu, silah atıldı, bomba kondu vs ama 1 güvenlik değişmedi. Erbakan'ın kızı benden bir yaş büyüktü ve bizim ilk okuldaydı... Siyasetçiler ile sokakta karşılaştığımız yıllar, şimdi tuhaf geliyor... 

Üniversite yıllarımızda bizim evde ders çalışırken pizza sipariş edelim dersek, tüm zamanların en iyi pizzacılarından "Tadım", kebap diyorsak ASPAVA ilk seçenekler olurdu. "Şimdi siparişinizi tekrar ediyorum, 3 kıymalı, 2 kaşarlı pide, 3 ayran 2 de kola. Kaşarlılara yumurta kıralım mı ?" 

Kağıda sarılı pideler 15 dakikaya kapıda, Linear Algebra kitabı yana çekilmiş, "örtüye gerek yok abi" repliği ve annemin sabah "oğlum pide mi yediniz yine ?" azarı...

Nick Hornby'nine efsane kitabı Fever Picth'ın (Futbol ateşi olarak Bağış Erten çevirmişti) şu bölümü okuduğumda aklıma elbette Fenerbahçe ve bizim Aspava gelmişti.



Bizim mahallede de Urfa sofrası, Kilis mutfağı, Gümbet balıkçısı, Emine nine ev yemekleri, Kurabiye Cafe, Aslı Börek gibi klasik adalarla onlarca yer açıldı... 

Geçen hafta Ankara'ya kısa bir ziyaret yaptım. 

Aspava kapanmış....En son ne zaman yedim hatırlamıyorum ama üzüldüm. Mahallenin son kalelerindendi...




ASPAVA'nın açılımı için Allah sağlık para versin, amin derler... 

Amin !

Onlar Efsane Bir Takımdı